Merhabalar Eyüpsultan Haber okurları...
“Kanûnî Sultan Süleyman Baba Haydar'da”
Baba Haydar Sokak, No: 13
Ahşap bir evde 1976 yılından 1983 yılına kadar bu adreste oturduk.
Her yaz okul bitince, her çocuk gibi Baba Haydar Camii’nde Kur'an dersine giderdik. Her yaz hocamız Baba Haydar'ın kim olduğunu ve buranın bir hikâyesi olduğunu anlatırdı ve sonra derslere devam ederdik. Baba Haydar Camii’nde Kur’an dersine gelen o dönemin çocukları, bu hikâyeyi bilir.
Yazıyı kaleme almadan önce Semerkand’ın birkaç kitabında ve Evliyalar Yolda kitabını okurken, bu hikâyeyle karşılaşınca, sizinle de paylaşmak istedim.
PÂDİŞÂHIM, BABA HAYDAR SİZİ BEKLİYOR!
Zamanın pâdişahı Kânûnî Sultan Süleymân, bir gece rüyâsında aksakallı, nûr yüzlü bir ihtiyârın sırtını sıvazladığını gördü.
İhtiyâr kendisine; “Efendimiz, Eyüpsultan’daki BabaHaydar, sizi kulübesinde bekliyor. Onu ziyâret ediniz.” dedi.
Pâdişâh uyanınca bu sıcak sesi mânâlândırmaya çalıştı. Kimdi bu Baba Haydar? Devamlı Eyüpsultan'a gitmesine rağmen, Baba Haydar diye birisinden bahsedildiğini hiç duymamıştı. Padişâhı ayağına dâvet eden bu zât kimdi?
Kânûnî bunları düşünürken Şeyhülislâm huzûra girdi. Pâdişâhı düşünceli görünce; “Bir derdiniz mi var Sultânım?” diye sordu. Pâdişâh’da; “Hayrolsun inşâallah. Bu gece rüyâda yaşlı bir zât bana; “Eyüpsultan’da Baba Haydar sizi bekliyor.” dedi. Buna bir mânâ veremedim. Bu dâvete, sen ne dersin?” dedi.
Şeyhülislâm; “Hayırdır inşâallah Pâdişâhım! Eyüpsultan'da hiç bu isimde kimsenin bulunduğunu bilmiyorum. Baba Haydar kim acabâ? Sizinle Baba Haydar’ı arayıp bir ziyâret etsek iyi olur.” dedi.
Kânûnî bir süre sonra rüyâsını unuttu.
Akşam yatınca, yine o aksakallı ihtiyârı rüyâsında gördü ve yine; “Baba Haydar sizi kulübesinde bekliyor Pâdişâhım!” dedi. Sabah Pâdişâh, rüyâsını Şeyhülislâma anlatınca, oda; “Bu ziyâret artık mecbûr oldu Pâdişâhım!” dedi.
Pâdişâh buna rağmen o gün de Baba Haydar’ın ziyâretine gidemedi.
Gece yatınca rüyâsında üçüncü defâ yaşlı zâtı gördü. Pâdişâha dargın dargın bakıp, kırık bir sesle sâdece; “Baba Haydar sizi bekliyor.” dedi.
Sabah olunca, Sultan lalasını yanına çağırıp; “Tez davran. Eyüpsultan’dan dâvet aldık, gidiyoruz.” dedi. Her ikisi kıyâfet değiştirip, Eyüpsultan’a gittiler.
Öğle ezanı okunduğu sıra Eyüpsultan'a vardılar ve namaz kıldıktan sonra cemâatten bazı kişilere; “Biz uzaktan geldik. Baba Haydar isimli birini arıyoruz. Acaba tanıyor musunuz?” diye sordular. Koca câmide Baba Haydar’ı tanıyan çıkmadı.
Sokakta bulunan dükkân sahiplerine de sordular. Onlar da tanımıyordu. Bu sırada küçük bir çocuk: “Siz şu tepede oturan ve kimseyle konuşmayan amcayı mı arıyorsunuz?” diye sordu.
Sultan da gayr-i ihtiyârî; “Evet, onu arıyoruz.” deyince, çocuk kendisini tâkip etmelerini istedi. Epeyce gittikten sonra, yapayalnız köhne bir kulübeyi işâret ederek; “O amca bu kulübede yaşar. Ama kimseyle konuşmaz, kimseyi de kulübesine almaz.” dedi.
Pâdişâh ve lalası yavaşça kulübeye yaklaşıp, kulübenin önünde tereddüt içinde beklerken, içeriden titrek ince bir ses; “Buyurunuz Pâdişâhım!” diyerek dâvet etti.
Pâdişâh selâm vererek içeri girdi.
Baba Haydar bir postekinin üzerinde oturuyordu. Binlerce sinek her yanını kaplamış onu gizliyordu. Geceleri rüyâsına giren zâtı merak eden Pâdişâh, büyük bir dikkatle Baba Haydar’ın yüzüne bakıyordu. Fakat sineklerden yüzünü seçemiyordu.
Bir müddet duran Sultan dayanamayarak; “Hazret! Şu sinekleri kovalasan da yüzünü bir görsek.” dedi. Baba Haydar; “Sultânım! Siz Peygamber efendimizin vekîlisiniz. Şu gücünüzü gösterin de sinekleri siz kovalayın.” buyurunca, Sultan hemen harekete geçti. Ne kadar uğraştı ise sinekleri kovalayamadı.
Baba Haydar hazretleri kalkıp, pencereyi açtı ve odaya doğru dönüp; “Haydi bakalım!” deyince, bütün sinekler emir almışçasına odayı hemen boşalttı.
Pâdişâh o anda karşısında nûr yüzlü güleç bir ihtiyar zâtın durduğunu gördü. Elini öpmek istedi ise de Baba Haydar elini çekti.
Pâdişâh ona; “Efendim! Benden ne dilerseniz dileyin.” dedi. “Senin sağlığından başka hiçbir şey istemem.” deyince, Sultan postekinin altına, altın dolu bir kese bırakmak istedi. Bunu fark eden Baba Haydar, eliyle keseyi iterek: “Mâdem çok istiyorsan, şuraya bir mescid inşâ ettir. Çünkü öyle zannediyorum ki, bana komşular gelecek. Eyüpsultan Câmii uzak. Onlar için buraya bir mescit yaptır da, gece gündüz ibâdet etsinler.” dedi.
Pâdişâh bu isteği hemen yerine getirdi.
Câmi kısa zamanda tamamlandı. Câminin açılışında Kânûnî Sultan Süleymân da hazır bulundu ve Baba Haydar’ın yanına giderek: “Efendi hazretleri buyurunuz. Artık mescid sizindir. Orada sizin için de husûsî yer yaptırılmıştır.” dedi.
Baba Haydar, Sultana; “Ben ölünceye kadar mekânım şu gördüğün kulübedir. Öldüğüm zaman bu kulübenin bulunduğu yere gömülmek isterim. Benim başımın ucunda mescid olduktan sonra, üzerime sakın türbe yaptırmayın. Bir mezar taşı bana yeter. Bu bizim sana vasiyetimiz olsun.” dedi.
Pâdişâhın bütün ısrarlarına rağmen, mescidde kendisi için hazırlanan odada oturmadı.
Baba Haydar, vefât edinceye kadar bu câmide imâmlık yaptı ve insanlara vâzu nasîhatleri ile doğru yolu anlattı.
Baba Haydar Camii ve Tekkesi’nin eski ve fotoğrafları

Baba Haydar Camii ve Tekkesi tarihi
Eyüpsultan’da, (önceki dönemlerde Düğmeciler Mahallesi’nde, daha sonra yeni mahalle oluşumlarında sınır değişimlerinden dolayı) Nişancı Mahallesi’nde bulunan yapı, başlangıçta mescid- tekke niteliğini taşımaktaydı.
Baba Haydar'ın (ö.1550), memleketi Semerkant'tan İstanbul'a geldiğinde burada bulunan bir kulübede inzivaya çekildiği, ayrıca Eyüpsultan Camii'nde itikâfa girdiği bilinmektedir.
Kanûnî kendisi için "teberrüken" bu hayır eserini yaptırmıştır. III. Mustafa devrinde (1757-1774) Eyüpsultan'da Arpacı Mescidi imamı Şeyh Abdullah Efendi, aynı zamanda tekkenin tevhidhânesi olan mescide bir minber ekleyerek burasını camiye dönüştürmüştür.
Geçirmiş olduğu çeşitli onarımlara rağmen asıl şeklini koruyan cami-tevhidhâne, günümüzde cami olarak kullanılmaktadır.
Çevre duvarı ve hazîre dışında kalan bölümler ise ortadan kalkmıştır.
Cami-tevhidhâne, moloz taş örgülü duvarların sınırladığı dikdörtgen planlı harim, kuzeyde ve doğuda ahşap duvarlarla kapatılmış son cemaat yeri ve harimin kuzeybatı köşesinde yükselen minareden meydana gelmektedir.
Yapı, kurşun kaplı ahşap çatı ile örtülüdür.
Son cemaat yeri ile harimin girişleri, kuzey duvarının doğu kesiminde aynı eksen üzerinde yer almaktadır. Son cemaat yerinin, eli böğründelerin taşıdığı geniş bir saçakla son bulan ahşap kaplamalı cephesi, yapıya bir sivil mimari eseri çeşnisi katmakta ve harimin, alttakiler dikdörtgen açıklıklı, kesme taş söveli, sivri tahfif kemerli ve demir parmaklıklı, üsttekiler sivri kemerli ve alçı revzenli olmak üzere iki sıra halinde düzenlenmiş pencerelerin sıralandığı cepheleri ile tezat teşkil etmektedir.
Son cemaat yerinin üstü, güney yönünde harime açılan kirpi saçaklı, fevkanî bir mahfil olarak değerlendirilmiştir.
Süsleme olarak mihrabın mukarnaslı kavsarası ile harimin çubuklu tavanında yer alan, muhtemelen geçen yüzyılın ikinci çeyreğine ait "Sultan Mahmud güneşi" biçimindeki tavan göbeği, kayda değer.
Minber ile vaaz kürsüsü sonradan yapılmıştır. Son cemaat yerinden geçilen minarenin almaşık örgülü, kare planlı kaidesi ile küfekiden örülmüş baklavalı papucu ilk inşa dönemine, yuvarlak gövde ile basit demir parmaklıklı şerefesi ise 18.yüzyıldaki bir onarıma aittir.
Avlunun doğu yönündeki merdivenli girişin solunda hazîre duvarında, Baba Haydar Semerkandî'nin kabrine bakan kitâbeli bir niyaz penceresi vardır.
Selam ve dua ile.
Meral Y. Gemici
Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi










Elinize ve yüreğinize sağlık. Tebrikler. Başarılar…
Baba Haydar hikayesini ilk defa duydum hocam. Kaleminize sağlık ????????????
Ellerine sağlık meralcim ????????
Yine her zamanki gibi bilinmeyen tarihimiz hakkında güzel bir makale daha.. Elinize yüreğinize sağlık hocam ????