Seçimle gelen, sandıkla gitmeli, erken seçim ilk tercih olmalıdır.
Türkiye’de yerel yönetimler etrafında dönen siyasi tartışma, demokrasimizin en temel direklerinden birini sarsıyor: “Seçimle gelen, seçimle gitmeli midir?”
Bazı büyükşehir ve ilçe belediyeleri nezdinde imar planları, ihaleler, yolsuzluk ve personel alımları gibi konular üzerinden açılan idari soruşturmalar ve hukuki süreçler hız kazandı. Bu süreçlerin sonuçları, yerel yönetimlerin kaderini bir kez daha sandıktan alıp, yargı koridorlarına taşımış durumda. Bu durum, hukukun üstünlüğünü sağlama amacı taşıyan eylemler olarak savunulsa da, kamuoyunun bir kesiminde siyasi bir yıpratma operasyonu algısı yaratıyor.
Şüphesiz, hiçbir makam sahibi hukuktan üstün değildir. Yerel yöneticiler de dahil olmak üzere herkes, görevi kötüye kullanma veya yolsuzluk şüphesi altında olduğunda, adaletin kılıcının keskinliğiyle karşılaşmalıdır.
Ancak mesele, hukuki süreçlerin işletilmesi değil, bu süreçlerin siyasi sonuçlarıdır. Demokrasilerde iki temel ilke kutsaldır: Halkın İradesi ve Hukukun Üstünlüğü. Halkın İradesi, sandıktan çıkan sonucun tartışmasız kabulünü, hukukun üstünlüğü ise, yöneticinin yetkisini aşmasını veya suça karışmasını engeller. Bu iki ilke birbirini dengelemeli, ancak bir diğeri aleyhine araçsallaştırılmamalıdır.
Hukuki süreçlerin, özellikle seçim sonuçlarını hedef alır bir biçimde yoğunlaşması ve atanmışların seçilmişlerin yerine geçme ihtimali, kamuoyunda doğal olarak bir 'gasp' algısı yaratır. Bu, adaletin kılıcını, siyasi bir sopaya dönüştürme riskini taşır ve halkın sandığa olan inancını zedeler.
Türkiye, uzun yıllardır yerel yönetimlerde bu gerilimi tecrübe ediyor. Atanmış bir valinin, kayyumun veya memurun, seçilmiş bir belediye başkanının yerine geçmesi, hangi hukuki gerekçelerle açıklanırsa açıklansın, yerel demokrasiyi zedeleyebilir.
Eğer bir yöneticinin suçu, görevi kötüye kullandığına dair kesin ve kamuoyunu tatmin eden yargı kararlarıyla sabitlenirse, elbette görevden uzaklaştırma bir zorunluluktur. Fakat bu süreç, siyasi rekabetin ve intikamın bir parçası haline geldiğinde, toplumun ortak vicdanı yaralanır.
Hizmetteki aksaklıklar, yetersizlikler ve hatta siyasi başarısızlıklar, ancak bir sonraki seçimde halkın vereceği oyla cezalandırılır. Hukuk, görevi yapamamayı değil, suçu cezalandırır. Bir yöneticinin başarısızlığının cezasını halkın iradesi kesmelidir.
Hukuku tarafsız ve şeffaf bir denetim mekanizması olarak işletmek, siyasi rekabeti ise sandıkta ve hizmet yarışında tutmak hepimizin görevidir.






“Sandıkla gelen sandıkla gitsin” diyorlar ama önce sandığı kim taşıyor, kim sayıyor, kim karar veriyor ona bakalım. Demokrasiye sahip çıkmak güzel de, sandığın ipi hâlâ atanmışların elindeyse, seçim sadece bir tören olur.