Eyüpsultan'lıların dua durağı Şeyh Abdülkadir efendi türbesi,

Meral Y. Gemici yazdı, "Eyüpsultan'lıların dua durağı Şeyh Abdülkadir efendi türbesi"

Merhaba Eyüpsultan Haber Gazetesi okurları.

 

Eyüpsultan’lıların dua durağı Şeyh Abdülkadir efendi türbesi,

1980’li yıllarda yaşadığım, hiç unutamadığım güzel bir anımla başlıyorum yazıma.

 

Şeyh Abdülkadir Efendi Türbesi

Rahmetli annemle beraber her Cuma, Eyüpsultan Camii’ni ziyâret eder, oyuncakçılar çarşısında bir tur atar, boyasız çanak çömlekleri bakıp inceler, darbuka ve Eyüpsultan düdüklerinin fiyatlarını sorar ve genelde satın almadan tekrar Eyüpsultan Camii avlusuna dönerdik. Sonraki dönemde trafiğe kapatılan Fahri Korutürk Caddesi’nden Cuma Pazarı’na doğru yürürdük.

Tabii o zamanlar araçlar, o yoldan işlerlerdi.

 

Annem de esnaf eşi olduğundan, pek çok tanıdık kişilerle karşılaşır, ayaküstü sohbet eder. Arada bir de elini tutup tutmadığımı kontrol ederdi. Yolun sonuna doğru, yeşil demir parmaklı pencere etrafında durur, boynundaki siyah şalı başına doğru çekip içeriye doğru eğilerek dua eder, çantasından çıkarıp pencereden içeriye bozuk para atardı.

İşte o günlerden birini tekrar ediyorduk, annem yeşil demir parmaklıkların önünde dua ederken, bu kez çantasından bir torba çıkardı. Torbanın içinden de, hayatımda ilk defa gördüğüm yemyeşil, üzerinde sarı yaldızlı Arapça yazılar olan büyükçe bir örtü çıkardı.

 

Bu örtüyü, yan taraftaki dükkâna teslim edip, içerdeki sandukanın üzerine serilmesini önemle ve emr-i vâki bir tavırla ricâ etti. Daha sonraki günlerde oraya tekrar gittiğimizde, annem ilk önce içeri benim bakmam için, beni kucağına aldı. Yeşil demir parmaklı pencereden içeri baktırdı ve duasını tekrarlamamı istedi. Beraberce dua ettik. İlk gözüme takılan; o yemyeşil, üzerindeki sarı yaldızlı büyük örtüydü.

O günden sonra türbe, rahmetli annemden bana kalan bir dua durağıydı.

 

Türbenin önünde durup dua edip, içeri bozuk para attığım zamanlarda annemi yanı başımda hissederim. Şeyh Abdülkadir Efendi Türbesi’nin sandukası üzerindeki yeşil örtü, annemden bana bir yâdigârdır.

 

Bilenler bilir; hat-kaligrafi ve güzel yazı ile uğraşırım. 2016 yılında türbeye çok yakın yerde Bâli Baba Camii sokağında bir kurs açtım. Kursun az yukarısında olan türbenin önünde, sıklıkla dua ederdim.

Bir sabah erkenden, izin alarak türbenin içine girip Şeyh Abdülkadir Efendi’nin yattığı odayı inceledim.

 

Oda, derin kubbesi olan, loş bölgede küçük bir mekândı. Türbe beni 16.yüzyılın içindeymişim gibi

Zamanlar da hissettirdi. İçeriye atılan paraların, temizlik yapan teyzenin emeğinin karşılığı olduğunu biliyordum. Boya, badana ve duvarlarının tâdilatı için bir arkadaşımdan yardım istedim. Zemini komple halı kaplattırdık. Bütün bu işler bittikten sonra Şeyh Abdülkadir Efendi’nin başucu duvarına, Hat hocamla beraber itinayla Besmele-i Şerif’i nakşettik.

Şeyh Abdülkadir Efendi’nin hayatını okuduğumda haramı helali ve adaleti bilen biri olduğunu kendisinin de Hatla uğraştığını öğrenince, okuduğuma inanamadım.

Biz ise bilmeden duvarına Besmele-i Şerif nakşetmiştik.

 

Tabikide bu bir tevâfuktu. Annemden bana kalan en güzel mirâstır. Bu türbenin ve türbedeki sandukada yatan Şeyh Abdülkadir Efendi’nin kim olduğunu okuyalım:

 

Şeyh Abdülkadir Efendi 920’de (1514) İstanbul’da doğdu. Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi’nin kardeşi olan Şeyh Hacı Efendi’nin oğludur. Bundan dolayı Şeyhî lâkabı ile tanınmıştır.

İlk tahsilinden sonra Ebüssuûd Efendi’ye intisap etti ve ondan ders alarak mülâzım oldu. Öğretim hayatına Gelibolu’daki Sarıca Paşa ve Bursa’daki Yıldırım medreselerinde başladı. Daha sonra 1551-1562 yılları arasında sırasıyla Çorlu’da Ahmed Paşa, İstanbul’da Haseki, Sahn-ı Semân, Ayasofya ve Süleymaniye medreselerinde müderrislik, ardından Şam, Mısır, Bursa ve İstanbul’da kadılık yaptı.

1570’te Anadolu, 1571’de de Rumeli kazaskerliğine getirildi. 1573’te bu görevinden ayrıldı. 1583’te kendisine Süleymaniye Dârülhadisi müderrisliği verildi. 8 Mayıs 1587’de Çivizâde Mehmed Efendi’nin ölümü ile boşalan şeyhülislâmlığa getirildi. Şeyhülislâmlığı döneminde, çekilen malî sıkıntı yüzünden akçenin değerinin düşürülmesi ve bu değeri düşük akçenin askere ulûfe olarak verilmek istenmesi üzerine çıkan olaylar sırasında, bir grup sipahi Abdülkadir Efendi’ye, verilen bu “mağşûş akçe” ile esnaftan zorla alınan eşya ve yiyeceğin helâl olup olmadığını sormuştu.

 

Abdülkadir Efendi’nin “haramdır” şeklindeki fetvası üzerine gelişen ve tarihe Beylerbeyi Vak‘ası adıyla geçen kanlı olaylar sonunda Rumeli Beylerbeyi Mehmed Paşa ve Başdefterdar Mahmud Efendi idam edilirken, Vezîriâzam Siyavuş Paşa, bazı vezirler ve devlet erkânı ile birlikte 2 Haziran 1589’da 250 akçe maaş ile o da azledildi.

Şeyh Abdülkadir Efendi ise 27 Receb 1002’de (18 Nisan 1594) vefat etti; cenazesi Eyüpsultan’ da kendi yaptırdığı mescidin hazîresine defnedildi.

Kaynaklar: İslâm Ansiklopedisi

 

Başta Hocam Hattat Mehmethan Akan hocama ve türbenin tâdilat işlerinde yardımını esirgemeyen Birol Ekşi kardeşimize teşekkürlerimi sunarım.

 

Tekrar Eyüpsultan tarihinde bir başka yazıda buluşmak dileğiyle Selam ve Dua ile ..

Meral Y.GEMİCİ

 

Meral Y.Gemici Köşe yazısı Eyüpsultan eyüpsultan türbesi Eyüp