EYÜPSULTAN DEFTERDAR CAMİİ'NİN MİNARESİNİN ÂLEMİNDEKİ "SIR" NEDİR?
Meral Y. Gemici Yazdı "EYÜPSULTAN DEFTERDAR CAMİİ'NİN MİNARESİNİN ÂLEMİNDEKİ "SIR" NEDİR?"
Merhabalar sevgili Eyüpsultan Haber okurları,
EYÜPSULTAN DEFTERDAR CAMİİ’NİN MİNARESİNİN ÂLEMİNDEKİ "SIR" NEDİR?
İstanbul'da böyle bir minare görmediniz! Minarenin âlemindeki hokka ve divitin sırrını, anlam ve önemini, okuyacağınız yazının içinde anlayacaksınız.
İstanbul Eyüpsultan'da 16.yüzyılda yapılan Deftardar Camii ve Türbesi.
Haliç’in İstanbul surları dışında kalan kıyısında, Eyüpsultan yolu kenarında bulunan cami, Kanûnî Sultan
Süleyman devrinde 1537-1542, 1544-1546 yılları arasında olmak üzere, toplam 7 yıl kadar Başdefterdarlık (günümüzde Maliye Bakan'lığı) yapan Nazlı Mahmud Çelebi tarafından yaptırılmıştır. Mahmud Çelebi Efendi, aynı zamanda ünlü Hattat Şeyh Hamdullah’ın yanında yetişerek, ondan icâzet almış bir hattattır.
Yaptırdığı caminin son cemaat yerinden, harime (kutsal tutulan, yabancının girmesi yasak olan yer) açılan cümle kapısı kemeri üzerindeki, üç beyitlik Arapça manzum tarih bizzat onun hattıyladır. Caminin inşa tarihi 1541-1542’dir. Avlunun deniz tarafındaki kapısı üstünde bulunan Farsça bir tarih beyti 1540-1541 yılını verir.
Hadîkatü’l-cevâmi‘de bildirildiğine göre, caminin avlusunda ahşap bir medrese ile kara tarafında fevkanî bir taş mektep vardı. Evliya Çelebi burayı “Defterdar İskelesi kenarında kâr-ı kadîm bir küçük cami” olarak târif eder. “Kâr-ı kadim bir alçak minaresi dahi vardır” dedikten sonra, avlunun deniz tarafında bulunan kapısı üstündeki Farsça tarih manzumesinin bir beytini verir.
Bânisi, aynı zamanda hattat olduğu için caminin minare âlemi bir hokkanın içindeki kamış kalem (divit) şeklinde yapılmış, fakat zamanla kalem düşüp, kaybolmuş ve (22 Mayıs 1766) zelzelesinde harap olan cami tamir edilirken, kalem de yeniden yerine konulmuştur. Ancak daha sonra,1940’lı yıllarda kalem tekrar düştüğü gibi, 1970’li yıllarda hokka da yok olmuştur.
30 Mayıs 2007'de hokka ve divit, bildiri ile tekrar yerlerine yerleştirilmiştir.
Caminin yanındaki ahşap medrese, önce mütevellisi tarafından bekâr odaları haline getirilmiş, fevkanî taş mektep de yıktırılarak deniz tarafındaki kapı üstüne ahşap bir sıbyan mektebi yapılmışsa da, günümüzde bunlardan hiçbir iz kalmamıştır.
Bazı yayınlarda bu caminin Mimar Sinan’ın eseri olduğu belirtilirse de, onun eserlerini sayan tezkirelerde Defterdar Mahmud Çelebi Camii adına rastlanmamaktadır.
Aptullah Kuran; Türk mimar ve mimarlık tarihçisi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'ne 1962-1968 arasında dekanlık yapmış, 1971'de kurulan Boğaziçi Üniversitesi'nin kurucu rektörü olmuştur.
Mimar Sinan'in mimarisi konusunda yaptığı araştırmalarla tanınan, Aptullah Kuran da, Mimar Sinan hakkındaki kitabına bu camiyi almamıştır. Ayrıca, yapı bir 16. yüzyıl binası olmakla beraber, ilk mimarisini günümüze kadar koruyamamıştır.
Defterdar Camii’nin etrafını çeviren pencereli avlu duvarından, sâdece cadde üzerindeki kısmı kalmış olup,(muhtemelen) medresenin özel mülkiyete geçmesiyle, avlu içinde kalan kısımlara evler yapılmıştır.
Muntazam kesme taştan inşa edilmiş bir yapı olan cami, dikdörtgen bir plana sahip olup evvelce önünde mermer sütunlara dayanan kâgir bir son cemaat yeri olduğu anlaşılmaktadır. Fakat sonraları (belki 1766 zelzelesinde) yıkılan bu revakın yerine ahşap bir son cemaat yeri yapılmış, sütunlar ise duvarın içinde kalmıştır.
Caminin kubbesi hakkında farklı kaynaklarda, farklı bilgiler yer almaktadır. Yazar Tahsin Öz’ün kitabında kubbeli olduğu yazılan caminin harimi, dikdörtgen planlı olduğundan evvelce üstünün kubbe ile örtülü olabileceğine ihtimal verilemez.
Ancak kiremit kaplı ahşap çatı içinde, Takkeci Camii’nde olduğu gibi belki yine ahşaptan bir kubbe vardı. Evliya Çelebi de bu camiyi tarif ederken; “kâr-ı kadîm” demek suretiyle onun kubbeli olmadığını daha 17. Yüzyılda belirtmiştir. Günümüzde (1993) caminin içinde herhangi bir sanat değerine sahip bir unsur göze çarpmadığı gibi, minber ve mihrabı da yağlı boya ile boyanmıştır.
Türbe, caminin hazîresinde pek çok mezar taşı arasında son derece ilgi çekici bir mimariye sahip, bânisi Defterdar Mahmud Çelebi’nin türbesi bulunmaktadır. Kare planlı bir açık türbe olan bu küçük yapı, baklava başlıklı dört mermer sütuna oturan dört sivri kemerden ibarettir. Muntazam işlenmiş taşlardan olan kemer ve üst duvarların üzerinde sekiz köşeli, sağır bir kasnağa oturan bir kubbe vardır. Dört esas kemer, yarım yuvarlak dilimler halinde işlenmiştir.
Sütunların aralarında 80 cm yüksekliğinde mermerden korkuluk levhaları konulmuştur. Bunların dış yüzleri, şebeke motifine göre alçak kabartma olarak işlenmiştir.
Türbenin içine girişi sağlayan kapı ise, zengin surette işlenmiş bir taçla süslenmiş mermer çerçeveden ibarettir.
Kapının yay kemeriyle, üstteki taç arasındaki mermere “Lâ ilâhe illallahü’l-melikü’l-hakku’l-mübîn Muhammedün Resûlullah sâdıku’l-va‘di’l-emîn” ibâresi işlenmiştir. Son derece zarif olan bu korkuluk, büyük ölçüde tahribe uğramıştır. Türbenin içinde Mahmud Çelebi’nin sandukası üstündeki baş şâhidesi yok edilmiş, yalnız ayak şâhidesi kalmıştır.
Bunun üzerinde de 1546 yılında vefat eden Defterdar Mahmud Çelebi’nin adını veren basit bir kitâbe vardır. Bu türbe, İstanbul’da yine 16. Yüzyılda yapılan Eyüpsultan'da Ayas Paşa’nın Şehzadebaşı’nda Fatma Sultan’ın veya Mehmed Bey’inki gibi benzeri diğer açık türbelere nazaran çok daha süslü ve zariftir.
Caminin cadde üzerindeki duvarında, kapının yanında aynı tarihlere ait olduğu anlaşılan bir de çeşme vardır. Ayvansarâyî’nin iki eserinde de kopyası bulunan üç beyitlik manzum kitâbesine göre (1543-44) yapılmıştır. Klasik üslûpta, kesme taştan sivri kemerli olan bu çeşme, İstanbul’un günümüze kadargelebilmiş kitâbeli en eski çeşmelerindendir.
Dr. Abdullah Bey’in, Müslüman olmadan önce doğum yeri Viyana’dır ve gerçek adı Karl Eduar Dammerschmidt'dır. Osmanlı İmparatorluğu’nda jeoloji, paleontoloji ve zoolojiye önemli katkılar yapmış doktor ve bir bilim insanıdır.
İstanbul’da önce Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’ye atandı fakat Avusturya sefaretinden gelen yoğun baskılar üzerine Şam’daki bir askeri hastaneye Miralay rütbesiyle tâyin edildi.
Bu dönemde Müslümanlığı kabul etmiş, Abdullah adını almıştır. Türk Kızılayı’nın kuruluşunda da Dr. Kırımlı Aziz Bey’le beraber hareket etmiştir.
Dr. Abdullah Bey, 1874 yılının Ağustos ayında Üsküdar-İzmit arasında yapılacak tren hattı için jeolojik arazi çalışması yaptıktan sonra fenalaştı. 30 Ağustos 1874’te İstanbul’da hayatını kaybetti. Cenazesi,Eyüpsultan’da Defterdar Camii’nin kabristanına defnedildi.
1994 yılında mezarı kaybolmuş, 2012’de Kızılay tarafından yeni bir anıt mezar yaptırılmıştır. Türk Kızılayı, Dr. Abdullah Bey’i her yıl Deftardar Camii’nde yâd eder.
Selam ve dua ile...
Kaynak: İslâm Ansiklopedisi